Hiç düşündünüz mü; ya kendimizle ilgili bize anlatılan hikâyeler gerçekliğimiz hâline gelmişse ve biz, bize ait olmayan hikâyeleri yaşıyorsak? Çocuk bedenimizde kendi hikâyelerimizi yazacak gücü bulamamış olabiliriz. O zamanlar başkalarının bizim hakkımızda söylediklerini sorgulayacak, bize verilen rollere karşı çıkacak ya da yaşadıklarımıza başka anlamlar verecek imkânlarımız sınırlıydı. Ancak yetişkinlik hayatımızda kendi hikâyemize yeniden bakabilecek becerilere sahibiz.
Her çocuk çocukluğunu yaşayamaz. Bazıları, daha çocuk yaşta ebeveyn rolünü üstlenmek durumunda kalırlar. Psikoloji literatüründe bu durum ebeveynleşme (parentification) olarak adlandırılır. Bu rolü üstlenerek büyüyen yetişkinler çoğu zaman yoğun bir suçluluk duygusu ve sorumluluk hissi yaşayabilirler. Kendilerini sık sık yetersiz hissedebilir, hayır demekte ve sınır koymakta zorlanabilir, kendi ihtiyaçlarını geri plana atarak başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını önceliklendirebilirler. Bu yük yıllar boyunca taşındığında kişinin ruhsal kaynaklarını tüketebilir.
“Ya sesim titrerse?”, “İnsanlar beni eleştirecek.”, “Ya herkes benim ne kadar yetersiz olduğumu düşünürse?” Performans kaygısı yaşayan kişiler, çoğu zaman kendilerinden kusursuz olmalarını bekleyebilirler. Bu beklenti, hata yapma korkusunu ve üzerlerindeki baskıyı artırabilir. Sonuç olarak küçük bir hata bile olduğundan çok daha büyük görünmeye başlayabilir.
Aldatma, çoğu ilişkiyi sarsan ve ilişkinin gerçekliğini sorgulatan deneyimlerden biridir. Araştırmalar, aldatmanın bazı ilişkiler için son anlamına gelmediğini; bazı çiftlerin güveni yeniden inşa ederek ilişkilerini dönüştürebildiğini göstermektedir. İlişkinin yeniden inşası çoğu zaman inişli çıkışlı ve engebeli bir yoldur. Bu yolculukta atılan bazı adımlar, iyileşmenin daha onarıcı bir şekilde ilerlemesine katkı sağlayabilir.
Bazı ilişkilerin dinamiğinde bir taraf kaçarken diğer taraf kovalar. Bu dinamik çoğu zaman tesadüfen oluşmaz. Her iki tarafın da kendi ihtiyaçları ve ilişki kurma biçimleri nedeniyle bazı insanlar bu dansın içinde birbirlerine eşlik edebilirler. Bu iki örüntü bir araya geldiğinde ilişki, bir yakınlaşma ve uzaklaşma döngüsüne dönüşebilir.
Bağımlılık denildiğinde çoğu zaman akla madde kullanımı gelir.
Oysa bağımlılık; işkoliklikte ya da durmadan meşgul olma ihtiyacında da kendini göstermektedir.
Günlük yaşam içinde normalleşen bazı davranışlar kimi zaman kişi için içsel boşluk hissinden, zorlayıcı yaşam olaylarından ve baş edilmesi güç duygulardan uzaklaşmanın bir yolu haline gelebilir.
Zorlayıcı baş ağrıları bedeninizin sizinle kurduğu bir iletişim dili olabilir mi?
Çoğu zaman taşıdığımız yükler zamanla bizimle bütünleşir ve otomatikleşen davranış kalıplarına dönüşür.
Bazen söylenmeyenler beden aracılığıyla ifade bulur. Her ne kadar gündeminizde yer almasa da beden hisseder, kayıt tutar ve çeşitli sinyaller verebilir.
Ekran bağımlılığı birçok aile için yönetmesi zorlu bir süreçtir. Bazen ebeveynler de dahil ailenin bütün fertleri ekranı yoğun bir şekilde kullanırken, bazen de çocuklarda veya ergenlerde bu alışkanlık gelişmiş olabiliyor.